Su Nereye Aktığını Biliyor

Dünkü koçluk deneyimim hâlâ aklımda.
Danışanım Türkiye’de de hizmetler veren, bir yabancı vatandaş.
Güzel işler çıkaran, güzel bir duruşu olan, güzel niyetlere sahip bir insan.
Ama içinde kocaman bir karanlık varmış.
Buluştuğumuzda sıkıca sarıldı ve beni gördüğü için mutlu olduğunu tekrar tekrar söyleme gereği duydu.

Seansımıza başlamadan önce havadan sudan konuştuk. Mizacı ve kültürü gereği hep gülümsüyor ve şen şakrak sohbet ediyordu benimle. Ama gözleri ağlamak ister gibiydi.

O daha farkında olmadan dökülmeye başladı, çünkü seansımız başlamıştı bile.
İşinin Türkiye ayağında büyük sorunlar vardı. Ama yurtdışındaki çalışmaları da onu tatmin etmemeye başlamış artık.
Ne hissediyorsun diye sordum, gözleri yaşarırcasına bir tonda, karanlık ve köşeye sıkışmışlık cevabı aldım.
Köşeye sıkışmak iyidir. Çinli düşünür Sun Tzu, meşhur strateji kitabı Savaş Sanatı’nda der ki; “Köşeye sıkışan, ölümüne dövüşür.”
Köşeye sıkıştığına göre yeterince motivasyonla güzel adımlar atabilecek demektir bu.

Ama! Köşeye sıkıştıran korkusu nedir?
“Karanlık var ya” dedi, karanlıktan korkuyor, önü karanlık! Ne yapacağını bilmiyor, işini Türkiye’de yürütebilecek mi, güzel hislere sahip ama duvara mı toslayacak? Hitap ettiği pazarını değiştirmeyi de düşünüyor zaman zaman. Bu yenilik hali, daha da korkutuyor… Her şey belirsiz!

Bu duygular, belirsizlik ve karanlık ve duvara toslama olasılıkları bana çok tanıdık geliyor, ya size?

Ufak ufak sorgulatıyorum onu. Gözüme bardaktaki su ilişti. Danışanımın gözleri de sulu sulu ya, pek uyacak bu metaforlaştırma.
Suyu hangi kaba koyarsak o şekli alır. Hatta baskıya dayanmak (sabır) ne kelime, suya basınç uygulayamazsınız, fizik kuralları böyle der.
Suyu nereye dökersen dök, akar gider diyerek de birbirimizin cümlelerini tamamladık.
“Ama su nereye aktığını bilir aslında” dedi bir anda: denize doğru!
Mantık sorgulaması yapmadım o an. Bu sözleri o kadar güçlü söyledi ki; coğrafya umurumuzda değil o an.
“Peki” dedim, “senin denizin neresi?”
Çok düşünmedi, “ilahilik” dedi. Zaten sık sık ruhsallığı konuşurduk onunla.

Yani vizyonunda deniz/ilahilik var. Ona düşen/yapması gereken/misyon ise akmak/hayat amacını icra etmek.

“Hayat amacın nedir” diye sordum. Bilmiyordu. Zaten bu soruya, kişisel gelişim sürecinde yetkin bir yolculuğunuz olmadığı sürece öyle şak diye cevap vermenizi beklemiyorum.

Değerleri ışığında ortaya çıktığını söyledim.
Değerlerini gün yüzüne çıkardık. Bunun için bizzat oluşturduğum değerler testinden yararlanıyoruz, kolaylık sağlıyor.

Peki ya değerler kuru kuru ne işe yarıyor?
Sac ayağı düşünün veya tripod. Tripodlar (üçayak) ne taşır genelde? Fotoğraf makinesi veya kamera koyarsınız üzerlerine. Bakaç, vizör ile bakarsınız ve önünüzdeki görüntüyü resmederken sağlamlık sağlarsınız.
Vizyonunuz, gördüğünüz şeydir. İnsan inandığını gördüğüne göre, aslında tripodunuzun üstündeki hayatınıza biçtiğiniz anlamdır, amacınızdır.
“İnancınız değerlerinizden gelir” mottosundan da sağlamasını yaparak, değerleriniz üzerinden hayat amacınızı netleştirebiliyorsunuz.

Hayat amacını kolayca belirleyemeyenler için böyle bir yolla cevap yaratıyorum.

Değerlerini belirginleştirdik sevgili danışanımın ve hayat amacı için, hayatının güncel amacı için ona zaman verdim.
Nasıl hissettiğini sordum yine.
“Karanlık hala var ama sakinim. Hâlâ duvara yaslanmış, köşeye sıkışmış gibiyim, ama artık biraz daha iyiyim” dedi.
Bunlar bildiği, ama idrak etmediği, hayatına geçirmediği şeylerdi.

Köşeye sıkışmak, bir çatışma halidir. Bu kadar korku varsa, neye direnç gösteriyor olabilir?
Hiç bir şeye dirençli falan görmedi kendisini, zaten o kadar tatlı bir duruşu var ki, kimseye, hiç bir şeye direnç göstermez, çekilip yol verirdi kesinlikle.

Son günlerindeki durumlara baktık, iş planları son anlarda gayriprofesyonel şekilde iptal edilmiş, o umudunu korudukça aksilikle karşılaşmıştı.
Direnç korkuyla olur ama kabul gerektirir.
Biraz bu konu hakkında, kabul meselesi üzerine konuştuk ve gözlerinde yaş gitti, ışıltı, fer geldi. Bu; hayat enerjisi demektir, güzel.
Nasıl hissettiğini sordum.
Karanlık da yumuşamış, bir kabul hali de gelmiş. Çok iyi hissediyordu şimdi.

Hemen önüne kalem kağıt koydum ve birşeyler yazmasını istedim.
Hazır, duyguları değişmiş, coşmuşken, unutmadan bunları yazıversin, güçlendirsin diye.
Yazdıkça daha iyi hissettiği çok belliydi.
Siz de yazın, yazmak iyidir.
Nasıl hissediyorsun dedim, şimdi çok daha açıktı önü. Köşeye sıkışmışlık yok olmuştu, yerini coşku kaplamıştı.
“Tamam o halde” dedim; iyi hissedip de yatmak yok.
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz sözümüzü İngilizce’ye çeviriyordum ki bana “işini göster, sözlerini değil” şeklinde tercüme edilebilecek bir söz söyledi.
Aynı dili konuşmasak da, hatta ikimize de yabancı olan bir dil üzerinden konuşsak da aynı şeyi konuşabiliyorduk; bakınız iletişim.
Peki ne yapacak şimdi? Önü hâlâ karanlık.
Hayat amacını belirginleştirdikten sonra en az 3 hedef belirmesine dair ödev yazdık.
Su nasıl akabiliyorsa ve o da suya hayransa, su gibi akmak için bugünde olacak. Çünkü…
Çünkü endişeleri geleceğe dair, referansları dünden geliyor, bugünden hiç bahsetmemişti.
Memnun olmadığınız birşeyler varsa iki şeyi sorgulayın, hangi beklentiniz cevap bulmuyor ve şimdide misiniz?
Ona rahatça an’a dönebilmesini sağlayan birkaç basit tüyo verdim ve gülümseyerek ödevlerimize devam ettik.

Son ödevi ödül oldu.
Çok güzel işler yapmıştı, daha da güzellerini yapacağından eminim.
Bunun için kendisine inanması gerekliydi. Benim ona inancımın onda biri olsun, onun da kendine inanması lazım.
Bu inancı da ödüllendirmek gerek. Bu potansiyeldeki başarıyı da ödüllendirmek gerek. Bugüne kadar yaptıklarını ödüllendirmek gerek. Alelade biri olmak yerine ortaya bir karakter sergileme becerisini ödüllendirmek gerek.
Neden kendisini ödüllendirmesin ki…
Başarı stratejilerimizde en büyük eksiğimiz ödüller.
Sigarayı bırakmaktan, çokuluslu projelerin yönetimine kadar… Ödüllerimiz teşvik eder.
Arada ceza hukuku yerine ödül hukuku üzerine tweet’ler atıyorum. Belki bir ara ödül meselesini derinlemesine anlatırım.

Neyse, seans sonunda nasıldı bu arkadaş?
İlk başlardaki gözlerindeki o ağlamaklı ifade, sığınılacak liman görmüşcesine sarılma güdüsü gitmişti. Metroya doğru yürürken birlikte, şarkı söylemediği kalmıştı bir tek. Şen şakraktı, içten gülümsüyordu, sesi çok çok çok coşkuluydu.

Neden sizinle paylaştım peki?
Çünkü bir koçluk seansıydı bu. Sansürledim, zamirler kullandım, basitçe herkese hitap edebilecek bir yapıya çektim.
Çünkü son zamanlarda etrafımda çok mutsuz insanlar var.
Çünkü her sorun aşılabilir.
Çünkü her korku çözülebilir.
Çünkü gözler göz yaşı dökmek için değil, ferinizi, yaşam enerjinizi göstermek için var.
Gözünüzdeki fer, içinizdeki neşe, hayatınızdaki güdü daim olsun.