Özel sektör mü, kamu mu?

Dün akşam bir iftar programındaydım, Gelişim Platformu Derneği’nin Esentepe’deki yeni ofisinde, yaklaşık 70 kişiydik.
Yemek sonrası Bank Asya Genel Müdürü Abdullah Çelik de kısa bir sohbet gerçekleştirdi.
Türkiye’nin atıl misyonlara sahip bir bankasında gerçekleştirdiği kamu hizmetlerinin ardına, özel sektöre geçerek, orada da yenilikler gerçekleştiren bir süreci paylaştı.
Bir bankacı değilim, kariyer açısından ilgimi de çekmiyor, ama sık karşılaştığım “kamu mu, özel sektör mü?” soruları için çok hoş bir deneyim paylaşımıydı ve fark ettim ki, iş yapacak olduktan sonra ikisi de bir 🙂
Bazı küçük notlar karaladım dinlerken, onlardan bahsetmek isterim:
Mesela “Sandalyeyi Boş Yere İşgal Edenler“, özelde sorun olduğu gibi, kamuda da sorun ve daha büyük bir sorun olarak paylaşıldı.
Girişimcilik dünyasında bazen birilerinin imzası gerekiyor ve öyle insanlarla karşılaşıyoruz:) Çok tanıdık geldi. Ben ve gözlediğim arkadaşlar bunu çevremizle çözmeye, bir yol bulmaya çalışıyoruz, bazıları da yetki ve otoritelerini kullanmış.
Buna da değinildi mesela; özellikle benim de dahil olduğum Y Kuşağı’nın pek arzuladığı yönetim için işe atama ve işten atma becerisinin zorunluluğuna geldi. Açıkçası yönetim arzulayan kişilerin çok çok çok azında bu beceriyi görebiliyoruz. Kendimde olduğuna da şüpheliyim. Oysa ki bunun altını sık sık çizdi kendisi; “onbeş kaliteli personelinizin başına bir kötü müdür koyarsanız, o personelleri de kaybedersiniz. Uygun yere uygun kişiyi atayarak yönetimi çok rahatlatırsınız. Sadece müdürünü değiştirerek/ tazeleyerek bile ek ücret vermeden çalışanın memnuniyetini artırırsınız.”
Bunlar kariyer basamaklarını tırmanan birisi için de akılda kalması gereken şeyler, girişimini yükselten arkadaşlar için de.
Bir başka paylaşım alanı ise, iki yönettiği bankada da süreci Değişim Yönetimi diye özetleyebiliriz.
Sandalyeyi işgal edenleri yönetmek, bir çalışan olarak kendini ispat edebilmek, basını yönetmek, “bugüne kadar böyle yapmışız, niye değiştirelim ki” diyen dinozor zihniyeti yönetmek, bakanlıklarla ilişkileri yönetmek, denetçileri yönetmek…
Yaptığınız işle ilgili içsel ve dışsal paramatreleri yönetmek kadar, onların değişimlerini takip zorunluluğuna da değindi biraz biraz.
Ve bir tarihi mesaj: “Kâr, kar gibidir, her şeyi örter. Kârlıysanız aldığınız riskleri başarı olarak gösterebilirsiniz, eski hatalarınızı unutturabilirsiniz…”

Aklıma başka alanlar geldi; eğer çalışmalarımda hatalı olsaydım, yaptığım deneyler, attığım riskli adımlar hep patlardı, başarılı sonuçlar alınca koçluk sektöründeki duruşumu kabul ettirebildim. Hadi ben koca deryada bir küçücük sinek. Savaşları kaybetseydik, şu an milli kahraman, Türklerin atası değil, vatan haini, milletin yüz karası olacaktı Atatürk.

Yine koçluk öğütlerinden birisi çıkıyor karşımıza; bildiklerinle değil, YAPAbildiklerinle ödüllendirilirsin. Yapabildiğin de kâr ise, finans sektöründe olsun, sanayi olsun, hizmet olsun, kişisel gelişim olsun, ruhaniyet olsun… Başarı da seninle bedenlenmiş oluyor.
Ekonomi üzerine notlardan bazıları ise; düşüncemi teyit etti Abdullah Bey; gelişmek istiyorsak, gelişmekte olan ülkelerde iş yapacağız. Çünkü gelişmiş ülkeler zaten olgun piyasalar, doygunlar.
Oysa ki şans faktörü de gelişmekte olan ülkelerde daha yüksek. Ancak esas önemli olanın risk alıp yönetmekten geçtiğinden bahsedildi.

“Bana bir gün geldiler ve dediler ki; çok zor bir iş var ve getirisi de çok düşük, kabul eder misin diye. Kabul ettim zamanında ve o sayede bugün buradayım” dedi.

Aklımda takılan şeylerden biri, konuşmacıya gelen sorularda “ne yapacağım, nasıl bir katma değer sunacağım” mantığından ziyade nasıl yükselebilirim psikolojisinin olmasıydı.
Ama cevap da net geldi; masanın her tarafında bulunarak ortamı iyice tanıdığından bahsetti. Akşam adı geçmedi ama Coca Cola’daki milli gururumuz da bunu öğütlemiyor mu röportajlarında. Cola’nın dağıtımından, stok yönetiminden, pazarlamasına… Her pozisyonu tanıyarak öyle bir kurumda yükseliyor Muhtar Kent de.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir