Başlık bulamadım, “just mustep” nasıl olurdu? :)

Bu yazı farklı olacak 🙂
Çok ukala şeyler okuyabilirsiniz, çok mazlum şeyler de okuyabilirsiniz ama uzun süredir içimde dolaşan düşünce kasırgalarını paylaşmak istedim.
O yüzden önerim önce şu videoyu da başlatmanız ve keyifli bir şekilde okumanız. Klibi izlemeyebilirsiniz, müzik fonda çalsın kafi derim.
Ne işlerle uğraştığımı merak eden arkadaşlara da hitap edecek, son zamanlarımı nasıl değerlendirdiğimi de özetleyecek, gelişim yolculuğumdaki hata ve adımlarımı itiraf tadında birşeyler yazasım geldi.

Outliers (Çizgidışı Başarılar diye dilimize kazandırıldı) kitabında başarılı bir iş için uzmanlık alanının belirlenmesi gerektiği ve bu konuda 10.000 saat mesai ihtiyacından bahsedilir. Kitabı okumayan bir çok kişi bile duydu bu meşhur 10.000 saati. Ben kendi uzmanlık alanıma baktığımda, neyde bu kadar vakit harcadım diye, 15.000 saate yakın mesai ile zihin çıktı karşıma. Beni tanıyanlar abartmadığımı biliyor, çocukluğumdan beri akademisini pratiğini araştırdığım bir kavram benim için.
Daha da derinleşmek istediğim için birçok deney yaptığımı ve koçluğumu geliştirdiğimi bilmeyen kalmadı. Zihin yönetimi, zeka gelişimi, yaratıcılık ve inovasyonel düşünme becerilerinde artık sensei gibi hissediyorum kendimi ama…

Ama mutlu muydum? Tatmin var mıydı hayatımda? Hayır.Hayatıma keyif getirmem gerektiğini düşündüğüm sırada koçluk aldım bir dostumdan ve beni motive edecek şekilde geri bildirimlerde bulundu.
Zihnimde doz aşımı olmuştu. Bana nasılsın diye sorulsa mesela, nasılım, neye göre öyle düşünüyorum, bu düşünce eski anılarımdan mı tetikleniyor. Acaba nasılsın sorusunu özel bir tınıda sorsak karşı tarafa hoş anılar tetikleyebilir miyiz, böylece sadece hal hatır sorarak bile karşımızdaki kişinin kendini iyi hissetmesini sağlayabilir miydik… Ama hala cevap vermiyorum nasıl olduğuma dair…
Neyse, tatil moduna aldım hemen kendimi. Üzerine çalıştığım konuları derledim ve rafa kaldırdım. Keyfe bakmaya çalıştım, kendimle dalga geçtim, bilgimle, bildiklerimle…

Zihin haritalama tekniğinin ileri versiyonlarını oluşturarak çok daha iyi bir yapıya getirdim ve övünerek diyebilirim ki bu konuda daha iyisini görmedim. Bunda sıkıcı geçen kurumsal bir eğitim tecrübemin de etkisi yüksek. Zihin performansını geliştirmek, soyutötesi algılar ve çok boyutlu düşünme becerileri, yenilikçi perspektifler konularında “hah” diyordum kendime. Artık bu konuda daha odaklı ve tatminkar bir eğitim mantığına girdim. Biraz uzun olduğu için web siteme davet etmek daha uygun olur. Yenilikçi düşünme odağında, not alıp aktarma odağında ve bilgilerimizi kişisel gelişim için hayatımıza entegre edebilme-işleyebilme odağında ayrı ve özel eğitimler oluşturdum.

Yaşam koçluğunda, bilişsel psikoloji deneyimlerim sayesinde çok tatmin edici noktalara varabiliyordum. Eş zamanlı şekilde ilgi alanım olan psikanaliz ve psikoterapiden daha çok yararlanmaya başladım. Düşüncelerin bilincimizi tetikleyici gücünü kitaplarda bahsettiğinden öte bizzat gözlem ve müdahale ile kilo kontrolünde %100 başarı oranım var. Evet, bugüne kadar kiminle kaç kilo hedef koyulduysa o süre zarfında o kilo verildi. Egzersize, karbonhidrata, bilmediğim şeylere girmeden, sadece koçluk ile zihinsel süreçler sayesinde… Diyet koçu olmayışıma rağmen bu başarım artık tatmin etmiyordu ve kendi revize ettiğim metotlarla iç hastalık tedavisi çalışmalarına başlamıştım. Olumlamalar bende çok işe yaramıyor, zihnim ona duvarlar örüyor, ama mantıksal çözülmeler sayesinde her şeyi işleyebiliyordum. İlk sonuçları karaciğer, gırtlak ve bağırsak sorunlarında aldım. Hatta hastane çatısında uygulama örneklerinin eli kulağında.

Girişimlerin, işletmelerin psikolojik altyapısını işleyerek sürdürülebilirliklerini sağlayan bir hizmetim var, girişimci koçluğu! Ben bu hizmeti ilk kurguladığımda, (canım bahsetmek istedi) girişimci danışmanlığı ile yaşam koçluğunu harmanlamıştım. Ancak kulağa hoş geldiği için ve sektördaşlarım herşeyin yanına koçluğu sıkıştırdığı için Google’da 90.000 sonuç çıkıyordu ve o günlerde ne aralarında ben vardım ne de bir ürün bulabilmiştim, sadece vitrin süsü. Bugün bu aramalarda sonuç sayısı çok daha yukarılarda ve ilk sırada ben, ikinci sırada ise naçizane sunumum var. Hiçbir Google yatırımı yapmayışıma rağmen sadece bilgi paylaşımı ve bilinirlik sayesinde oldu ve gurur kaynaklarımdan diyebilirim. İnovasyon girişimciliği mantığında ilerliyordu. Başka yerlerde, beyin merkezindeki amigdalanın, dopamin üzerinde ne işe yaradığı anlatılırken (kim ne için kullanıyor amigdalayı?), ben noropsikolojinin endüstriyel ve örgütsel psikolojiyle desteklenen sonuçları üzerine araştırmalar yapıyordum, bu da girişimci koçluğu bilgilerimi besliyordu haliyle. Ama bu konuda ben gençlere, akramlarıma yoğunlaştıkça yetişkinlerden talep geliyordu ve bu da odak kaçırmama sebep oluyordu. Bir ara bu konuyu tekrar ele alabilirim.
Madem girişimciliğe değindim, sektörümüzdeki pis rekabetten sıyrılmak için yürüttüğüm iş birlikçi rekabet meyvesini vermeye başladı. Açayım, klasik işhayatında ezici bir rekabet vardır ya, birbirinin gözüne baka baka tu-kaka derler diğeri için. Ama kişisel gelişim sektöründe, herkes 50 sefer nirvanaya çıktığı için öyle değil! Çocukluğumdan beri çevrem sektördaşlarımla çevrili olduğu için sık sık gözlerdim, birbirine cicim derken arkadan konuşmaları… Hele ki beden dilini artık çok iyi okuyabildiğim için midir, arkamdan da konuşulmadığını fark ettim, bizzat o an yalan söyleniyordu zaman zaman. İnsanlık hali. Ama ben etiklerimle yürümek istediğim için içerleyici, işbirlikçi rekabeti getirmeye çalışıyordum. Ortada ekmek varsa birlikte yiyelim, başkasına da ilham oluruz diye. Kazan-kazan (sen kazan ben kazanayım) piyasaya girmeye çalışırken, sosyal liderler kazan-kazan-kazan (sen, ben, çevre kazanalım) demeye çalışırken, ben 4lü kazan demeye çalışıyordum, zamana yayılan bir ilham da ekleyerek. Çok kişi dalga geçti, dostlarım dahil. Ama dün kuru ekmeğimi alanlar, bugün köfte sandviçlerle gelmeye başladı, teşekkür ediyorum hepinize varlığınız için.

Böceklerde bilinç konusundaki ilerlemelerim de keyifliydi. En büyük kazanımım iyi-kötü ayrımları, risk aldıkları haller, karar süreçleri… Evet, böcekler de düşünebiliyor. En büyük kazanım ise zerafetin dişiye ait oluşunun ispatı olmaları. Peygamberdevelerine aşkımı herkes biliyor zaten, özellikle dişilerine. İleride evlenecek olursam öyle bir eş ararım, zeki, stratejik, seksi, sıradışı, elinden her iş gelen, tarif edilemeyen bir kutsallığı barındıran… Hemen aşağıda bir peygamberdevesi (mantis) tutarken ben…
Evimde gezinen Alman Hamamböceği de hoş yaratık, özellikle biri gıcık diğeri seksi gelmeye başladı gözüme. Araştırdım, zarif olan, parlak renkleri barındıran ve inceledikçe hayran bıraktıran versiyonu, dişi olanıymış. Sonra merak sardı diğer canlılara baktım, her zarif olanı dişi olanı. Kadın, dişi, zarif, naif… Keyifli ve sıradışı çalışmalar gibi görülebilir, ama çok zamanımı alıyordu ve dürüst olayım, biraz işlevsizdi.

Dergi ve elektronik dergilerdeki yazılarıma hiç girmesem olur mu? Kaba bir özetle, yazdıkça yazı talepleri aldığım bir zamandı. Yönetişimden kişisel gelişime, stres ile başetmekten sosyal projelere, hatta birinde rica üzerine bir uluslararası tarım projesi hakkında dahi birşeyler yazmıştım. O yazılar sayesinde bazı arkadaşlara cevap verme imkanım olmuş, teşekkür mesajları almak süper bir duyguydu. İnsanın takipçilerinin olması, içinde sakladığı mesih kompleksini (şaka yapıyorum, seminerlerimde dürüstçe itiraf ediyorum 🙂 ))) büyütüyordu.

Ve daha bir sürü şey 🙂

Uzakdoğu öğretileri üzerine hoş bir derleme kitap vardı, çocukken okumuştum. Suavi Kendiroğlu’nun, Görünmez Hedef 50 Savaş Hikayesi adında. Yol Yayınları olmalı. Tavsiye ederim. 5 yıllık hobim olan Japon kılıç sanatı iaido’ya o zaman onun sayesinde merak sarmıştım. Kitaptaki bazı öykülerde bahsettiğine göre, en ileri kuşak siyah kuşak değilmiş, beyaz kuşakmış. Çok hoş bir de öyküsü vardı, ama kaç yıl geçti, hatırlayamıyorum şimdi. Özetle ama, insan cahil bir şekilde başlarmış sanatına. Bilgisindeki boşluktan ötürü beyazmış kuşağı. Zamanla düşe kalka öğrenirmiş ve düştükçe kalktıkça o kuşak tozlanır, kararırmış ve siyah olurmuş. Siyah kuşak olunca “bilir”miş. Ama iş şimdi başlarmış. O bilgilerinden sıyrılması gerekirmiş, onları unutması ve kendini aklaması gerekirmiş, daha çok çalışırmış, düşermiş, kalkarmış. Düştükçe kalktıkça o siyah kuşağın rengi atarmış, beyazlarmış. Bilgiyi özümsemiş olurmuş.

Benim de beyazlaşma vaktimin geldiğini gördüm. Olmadım, öğrenmem gereken daha çok şey var, ama bir yandan beyazlaşma vakti de gösteriyor kendisini.

Bilgi en önemli şey derdim, ondandır belki de, çocukluğumdan beri, bulunduğum ortamda en çok şey bilen hep ben olmuştum maalesef (neden maalesef dediğimi, dışlanmışlıklardan tahmin ediyorsunuzdur). Ama artık UMURUMDA DEĞİL. Eskiden bir şey için “bilmiyorum” diyemezdim, bilmiyorsam bile bildiklerimden yola çıkarak doğruyu, en kötü ihtimalle doğruya en yakın bilgiyi kurgulayabiliyordum. Şimdi umurumda değil! 🙂

Pranik şifa eğitmenim Amir, ileri düzey bir meditasyon eğitiminde söyledi, “taç çakranızı ne kadar çalıştırırsanız çalıştırın, kalp çakranız onunla eşleşmiyorsa yol alamazsınız”. Sevgili profesyonel arkadaşlarım, çakralar, şifa gibi konulara iş dünyasının nasıl baktığını biliyorum:) Kurum çatısında tu-kaka, kahve sohbetlerindeyse “ya ben de inanıyorum böyle şeylere de nasıl olacak bilmiyorum, benim hanım geçen bir kitap okumuş” demekten sıkılmadınız mı? Yakında Aşk İle Gelişim adında birşeyle kapınızı çalacağım, ama sonra değineceğim.
Amir’e dönersek, öğüdü açıktı; “Mustafa, ne kadar ilahi amaçların olsa da, duygularını yaşamazsan ne kadar geliştirebilirsin kendini”
Keyfe verdim kendimi, duyguları zihinsel süreçlerimde özümsemektense yaşamaya çalıştım. Ve bir sihir oldu, ben keyif almaya başladım yaşamdan.
Sadece gözlem, bilgi, zihin, strateji gibi vauv dedirten süreçlerden sıyrılıp, bizzat yaşamak.
Hergünümden keyif almaya başladım. Çalışamadım o günlerde, ama kendimi çok iyi hissediyordum. Dinlendi aklım da ruhum da bedenim de benliğim de…
Bizzat yaşamak derken, abim Timur’la (Timur Tiryaki) uzun bir zaman önce konuşuyorduk ve ilişkilerimizdeki aksaklıkların paralelliğinden bahsediyorduk. Galiba bizim aşk yolumuz halk tabiriyle ilahi aşktan başka bir yerde olmayacak diye düşünürken, kısa süre sonrasında Timur süper bir aşka yelken açtı. Gözleri ışıl ışıldı baktığınızda. Abim adına o kadar sevinçliydim ki, bende de umut olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Flört mevzularına çok kötü bir ilk aşk deneyiminden ötürü çok geç başladım ve sonrasında akranlarımla açığımı kapatmıştım. Ama saçımın dökülmesi, hayatımın stresi derken kabuğuma çekilmiştim. Sadece deneyler yapıyordum kadınlar üzerinde. Etkinliklerde hedefler koyup, misal “ben hiç pas vermeyeceğim ama benimle en az 3 kez konuşmaya çalışacak” veya ben masanın diğer ucunda olsam bile yanımdaki sandalyeye oturacak ve benimle işim hakkında konuşmaya konu açacak gibi şeyler sürüp, bunları beden dili ve çeşitli şekillerde uyguluyordum. Sonra da kızımızla görüşmeden, telefonlaşmadan oradan ayrılıyordum. Çünkü zaten bir kadından hoşlanmam en fazla 2 gün sürüyordu. Birinde bir kadına heyecan duyduğum için daha da heyecanlanmıştım ve garip motivasyonlarla o heyecanımı bir daha görüşmeye sakladım, ama 1 ay içinde o da sönmüştü.
Ama keyif o kadar yayıldı ki hayatıma, herşey keyiflendirmeye başladı.
Yaklaşık 7 aydır sürdürdüğüm küfür orucum, dilimi çok daha temizlemiş, haliyle gönlümü de temizlemişti. Çok küfreden birisi değilim, ama Yunus Emre’nin dergahında eğriliğe yer olmadığı için ateşin de doğru yanmasını istemesi, bu amaçla da her taşıdığı odunun düzgün olmasından esinlenmiştim. Ben de sözleriyle fayda sağlayan birisi olduğuma göre, ağzımdan nahoş bir şey çıkmayacak demiştim ve hiç küfretmeme kararı almıştım. Ben söylemeyeceğim deyince, ağzıma sık sık gelir olmuştu, ama son durum nedir? Geçen gece yağmur çoktu. Kanyon’dan çıktım ve yanımdan bir taksi geçti, hız kesmediği için yerdeki su ile yıkadı beni. “Ah be dostum” diye geçti aklımdan, normalde neler geçebilirdi siz tahmin edin kendi deneyimlerinizden. Biraz yol kat etmişim sanırım. Peki bununla mı kaldı dil temizlemek? Yaratıcılığı ve stratejiyi, zekayı geliştiren, en büyük zevk kaynaklarımdan yalanı çıkardım hayatımdan. Küfürsüzlükte birkaç ay geçtikten sonra onu da istemiyorum dedim. İşte burada zorlanıyorum. Duruma göre çok iyi yalan söyleyen birisiyken hiç yalansız konuşmaya başlamak, zorladı biraz. Basit yalanlarla bazı aksilikleri aşabilecekken, durup bir saniye nefes alıp daha sakin bir şekilde ifade etme üzerine geliştim bu sayede.
Bu durumlara en çok sevinen kişi ise kız arkadaşım.
Evet bu deneylerden gözlemlerden sıyrıldım ve birisine gitti gönlüm, hatta AŞIK OLDUM.
Ama bunu sona sakladım.
Çünkü keyifli tweetler atıyorum ve insanlar bunu aşka mal ediyorlar. Doğru, aşk çok keyifli bir duygu.
Ama keyfime keyif katıyor sevdiğim, değilse sadece aşk değil beni keyiflendiren.
BEN ÖNCE KEYİFLENDİM, HAYATIMI ŞENLENDİRDİM, SONRA O BU ŞENLİĞE KATILDI VE DAHA DA ŞENLENDİRDİ.

Gelişimimi sürdürüyorum, yolumu biliyor, hatırlıyorum. Kör bir şekilde aşık değilim dostlar.
Duyguları hissetmek, karnımdaki kelebekleri, damarlarımda gezen dalgaları fark etmek ve bunun için benliğime odaklanmak… Bir dostum bunu özetliyor; “Kula olan aşkın simyasını gözlemleyebiliyorsan HALKTAN HAK’KA bir menzil içerisinde bir kemalata yön almış görünüyorsun”
Kalp çakram da fırıl fırıl, taç çakram da…
Gönlüm de ferah aklım da.
Ve işin şimdi başladığını fark ettim. NE SEVİNDİRİCİ!
Zamanında bir kadına gitmişti gönlüm, yıllardır hayalini kurduğum gibiydi ve çok derin aşk hissetmiştim. Eğer o aşk ise geçmiş pek de önemli değildi, geçmiş aşk ise ona hissettiklerim mükemmel olmalıydı. O günlerde diyalektik felsefeyi bildiğim kadarıyla uyarlamaya çalışıyordum. “Tanrı mükemmeldir, O hem vardır hem yoktur, O varlığın ve yokluğun uyumudur”. Ben de bu kadına körleşmek istemiyorum, aşkımı yüceltmek istiyorum ve mükemmelleştirmek istiyorum demiştim. Varlığına aşıksam, yokluğuna da aşık olmalıyım demiştim ve yollarımızı ayırmıştık. Bugün? Yaşamadığım hazzı adamdan saymıyorum artık 🙂 Çünkü bilmek değil, yaşamak önemli olan.
Cinayet filmlerinde katil beni öldürecek olsa öncesinde bir saniye açıklasın bana, kimdir, nedendir, neden öldürmek ister, bir haz duyuyor mu, anlatsın, öyle öldürsün derdim. Şimdi? Doya doya yaşıyorum 🙂
Bu sırada noldu? Biraz da ona değineceğim.
İşlerim açıldı enteresan şekilde. Zamanında çaylak muamelesi yapan arkadaşlar birlikte çalışmak istemeye başladılar, eskiden zaman ayıramayanlar şimdi randevu vermeye başladılar, zamanında izlediğim kurumlar davet etmeye başladılar… Bunlar olumsuzların olumlulaşması. Bir de daha samimi arkadaşlarım olmaya başladı, daha içten, daha üretken, daha şeffaf, daha keyifli.
Blog yazılarımı paylaşan mailler, beni bizzat tanımamasına rağmen benimle koçluk yapması için arkadaşına baskı yapan takipçiler, TESADÜF sanılan süper karşılaşmalar…
Şimdi bu süreçlerin daha makro ele alındığı, bireysel ve grup uygulamalarla hayatımızı zenginleştirdiği, AŞK İLE GELİŞİM başlığında bir eğitim hazırlığındayım. Eğitim de demesem aslında daha iyi, deneyim paylaşımı.
Yazı uzun oldu, yazılabilecek şey çok… Yeter sanırım.
Kendinizi gözleyin ama.
Bu değişimler şahsıma münhasır değil. Arkadaşlarımda da görüyorum, durağan işler yoluna girmeye başlamış, sıkıcı ilişkiler elden geçmiş… Birkaç arkadaşım evlenme kararı aldı, gözleri ışıl ışıl, birkaçı süper ilişkilere başladı. Hem ilişkileri hem işleri açılanlar var…
Madem aşk diyorum, birlikteliklerden bahsediyorum bitişi de buna göre yapayım.
Her dinlediğimde ayrı bir haz aldığım şu şarkıya bir kulak verin, hem tınıya hem sözlerine.

AŞK ile
Yaşam koçu, eğitmen, gözlemci, yazar, öğrenci, girişimci koçu, girişimci, konuşmacı…
Sallayın bunu
İnsan
Mustafa Emin Palaz

Not: bu yazıyı baştan sona okuduysanız eğer tebrikler, 4 sayfa. Bu ilgi karşılıksız kalmasın, yorumunuzu mail atın lütfen, etkilendiyseniz en çok etkilendiğiniz noktayı paylaşın. Bir de buraya yorum yazarsanız blogum biraz daha canlı gözükebilir. Ben de ilginize karşılık dilediğiniz bir hizmetimde %75 hediye vereyim. Malumunuz para bilincimi denkleştirmek için ücretsiz bir hizmet vermiyorum 🙂 cozum@mustep.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir