Dünya Barış Günü diyorlar ama…

Ressamlık hayalini gerçekleştiremeyen bir adamın peşinden giden Alman Ordusu, bana hep samimiyet ve sempatikliği çağrıştıran Polonya’yı işgal eder ve II. Dünya Savaşı’nın fitili ateşlenir: Tarih 1 Eylül 1939’dur. Bugünün Dünya Barış Günü olarak anılmasının sebebi. Oysa…

Çok Yaşa Mutlak Barış!

Silah olarak icat edilip, günümüzde eğlence için kullanılan havai fişekler var ya; her patladığında zihnimde bir soru belirir: Acaba cephedeki insanlar yanı başındaki top seslerine nasıl dayanıyordu? Her bayramda, her düğünde, herhangi kutlamamızda hep o cepheleri düşündürtüyor…

Savaş ve Barış ne kadar iç içe… Belki de bu sebeple ikisi de bana boş geliyor!

Çünkü barışın savaşsızlık olarak sunulduğu bir gezegendeyiz.

Çünkü koca insanlık tarihi boyunca sadece XX yıl savaşmadan yaşamayı başarmışız. (Binlerce yıllık tarihimiz boyunca kaç yıl savaşsız kaldığımızı merak eden internette aratabilir ya da kitabımdan öğrenebilir. İki şekilde de gıcık bir süre)

Barışın savaşsızlık olduğu bir ortamda sulh ile çözüme ulaşılabileceğine inanıyorum, ancak sulh için barışa giden yollardan daha nitelikli yollar gerekiyor.

Barış, ister kurumlar arasında olsun ister kişiler arasında olsun belli şartlar dahilinde vuku buluyor, Üstünler Hukuku diye tanımlıyorum, kim üstünse onun lehine bir barış söz konusu oluyor ve haliyle diğer taraf kaybediyor.

Oysa sulh önermesinde şartlar ortama göre değişmiyor, anlaşma, anlayış hali vuku buluyor ve iletişim ortamında birlik doğuyor. Bu sebeple sanırım Atatürk önce yurtta sulh gerektiğine inanıyor! (‘Yurtta sulh; cihanda sulh’)

Yurtta sulh için ise vatandaşın kendi içinde sulh olgusuna ihtiyacı var!

Oysa her türlü tehdit altında hissetmiyor muyuz? Belki tarihimizin başından beridir Dış Güçler ismi verilen düşmanımız gerçektir ya da değildir, ancak her şekilde yarına dair bir tedirginlik hissetmiyor muyuz?

Oysa küçük bir sır vereyim mi?

Hiç bir kriz sonsuza dek sürmez!

Önemli olan sen içinde bulunduğun savaşsı ortamdan nasıl çıkacaksın? Nasıl yol alacaksın?

Yarına dair bir umudun var mı?
Varsa (ki olmalı, nefes alıyorsan hala ışık görüyorsundur) şekillendirmeli; mesela neler görüyorsun, neler olmasına ihtiyaç duyuyorsun?
O yarına ulaşmak için sana ve içinde bulunduğun ortama düşen ödevler neler?
O ödevleri yerine getirebilecek becerilere haiz misin, değilsen kimlerin desteğine ihtiyacın var?
Neden öyle bir yarına ihtiyaç duyuyorsun?

Özellikle atladığımız kalem sonuncusu oluyor; nedenimiz güçlü olmadığı zaman, nasıl olacağını netleştiremiyoruz, netleştirsek bile çabuk yoruluyoruz, pes edebiliyoruz…

Sana küçük bir sır vermek istiyorum: Japon Kılıcı çalışırken öğrendiğim kadarıyla ustalık seviyesi mümkün olan en az kılıç hareketiyle düşmanı yenmek üzerine kurulu! Bu beceriyi özümsediğim için işime yansıtmıştım ve müşterim kötü bir krizin içine itilmişken karşımızdaki kocaman firmanın masadan kovulmasını sağlamıştık.

Oysa bir de üstadlık seviyesi varmış bu kılıç sanatında! Sen kılıcına dokunmazsın ama sana gelen düşman ya kendi gider ya da sana yoldaş olur! Kılıçta bunu henüz becerebildim mi emin değilim ancak bu yaklaşımı özümseyince ortaya başka bir mucize çıkmıştı! Müşterimi gayet herşey kendi lehineyken ve hukuken üstünlüğü varken böcek gibi ezmeye gelen bir firma vardı, ancak biz kılıç da çekmedik boyun da eğmedik; bambaşka bir yol üzerinden Sulh doğmasını sağladık ve hem bizi soktukları krizi kendileri temizledi hem de global stratejik ortaklık teklif ettiler… Tek yaptığımız şirketin kendi içinde ve projelerinde sulh ortamını yaratmaktı.

Birleşmiş Milletler Dünya Barış Günü’nde Barış Çanı’nı çalıyor diye biliyorum; çanın üzerinde de ‘Çok Yaşa Mutlak Barış’ yazıyor.

Ancak barış ve hatta sulh yolunda adımlar, önce bireyin kendinden geçiyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir