Özlem

Uzun bir zamandan sonra bir blog yazasım geldi. Ama öyle iş-güçle ya da sosyaliteyle alakalı birşey değil; madem blog biraz kişisel bir paylaşım alanı, insani bir Mustafa yazacak biraz. Özlem kokacak biraz ya da ziyadesiyle…

Youtube aşağıdaki parçayı önerince böyle dökülesim geldi, dilersen dinle, dilersen devamına geç:

 

Bir akşam üstü her zamanki gibi başladı, salıydı, çok yoğundu, koşturmalıydı. Bir gün önceden de yorgundum, bir dostum rahatsızlanmış, önce eve gittim, bir başka arkadaşıyla birlikte hastaneye götürdük, kontroller yapıldı, bir şey yoktu, serum verildi eve döndük. Dinlensin, geçer türünden birşeylermiş.

Yatırdım, evden ayrılırken yedek anahtarı almamı istedi, o uyurken gelirsem kapıda kalmayayım diye. Akıllılık etmişim, kapıdayken çaldım, açmadı. Girdim ben de içeri. Birşeyler garipti, ama çok üzerinde durmadım, aşırı yorgundum, kafam dalgındı. Konuşuyordum onunla, cevap vermiyordu.

Olur olmadık trip atan birisi, yine birşeylere takıldı da kafası başka yerde sanırım, üzerine gitmedim. Ben konuşmaya devam ettim, salonu havalandırdım felan. Sonra baktım, birşeyler gerçekten doğru değil.

Sonrasını tahmin ediyorsundur, vefat etmiş meğer dostum. Ve 28 yaşında biri, sapasağlam, dün bıraktığım yatakta uzanıyor, aynı ben gibi, aynı sen gibi, gözleri açık; hani çok uyursun da mahmursundur ya iyice.

Tek fark, kollarda ufak bir morarma…

Tek fark, gözlerinde fer yok.

Tek fark, orada ama değil gibi, gerçek değil gibi, film gibi…

En büyük korkularımdan birisi beklenmedik bir zamanda hık diye ölüvermek, ki alelade bir şekilde bulunmuş olmak. Bundan daha çok korkutan ise bulanın ben olması!

Ve yaşadım, bir dostumla yaşadım.

Kitabımın başındaki atıf kısmında iki isim var, biri abim gibi sevdiğim, kanser bahanesiyle vefat eden İhsan Polat; diğeri ise dostum Zehra Seda Öznur’un hikayesi.

Bugün onun vefatının yıldönümü.

Ailesine haber vermemin, duyup da evi dolduran dostlarıyla sarılmamın, polislerle ve savcıya 9863946 kez izahlarımın, korkularımda boğulmalarımın ve onunla son kez konuşmamın yıl dönümü.

Bir eserinde diyor ki Oruç Aruoba (Uzak, Metis Yayınları, sf65):

Özlem, uzaktan, saatlerce zamanın ve kilometrelerce uzamın ötesine uzanıp

Yanıt alamayacağını bile bile sorar:

‘Şimdi, orada, yattın mı? Rahat mısın?

Uyu artık

Allah rahatlık versin

 

Çok zorlu bir etkinliğe soyunmuştu, oradan bir fotoğraf koyayım istedim. Zorlu şeyleri başarıp kendine ‘aferin’ diyemeyengillerdendi. Fotoda bile öyle değil mi!

Bu sebeple ben bu kadar iltifat ediyorum son 3 yıldır, her güzelliğe, her başarıya, her ilerlemeye; hak edilmiş-edilecek her aferini daha çok duyalım diye. Bir nevi onun ruhunu şad etmek için.

zehra seda oznur

Ama dümenci çağırınca, hemen tekneye koş, herşeyi olduğu gibi bırak ve etrafına bakınma

demiş Epiktetos. Sen de koştun, bok vardı sanki!

Ölüme isyan etmiyorsun, ama anlamaya çalışıyorsun. Zamansız demek de yeterli değil, neyin zamanını biliyoruz ki… Nedenlemeye çalışıyorsun, olmuyor. Özlüyorsun, arasın diyorsun, kafanı şişirsin diyorsun, saçma sapan konuşun, geyik yapın diyorsun, o balık pişirsin sen de söylene söylene ye diyorsun kendine…

About Mustafa Emin Palaz

At yetiştiricisi, böcek terbiyecisi, kaplumbağa terapisti, didgeridoo üfleyicisi, kılıç sanatçıcısı, kriz çözücü ve insan :) Tipik bir Y kuşağıyım. Örgütsel psikolojiden biyolojiye, sosyolojiden inovasyon süreçlerine kadar farklı konularda çalışmalarım oldu. Hobilerim zihin geliştirme çalışmaları, nefes uygulamaları, felsefe, didgeridoo, iaido, fizik, sosyoloji, ekonomi üzerine. Kitap çalışmalarım 2500 yıllık savaş stratejilerini revize ederek Sulh Stratejisi ve Karar 101 isimli karar almakta zorlananlara yardımcı bir e-kitap. Ödül Hukuku adında, hukuk felsefesine 180 derece farklı yaklaştığım bir kitap daha var, ama henüz bitiremedim. Süleyman ve Şems de başlıca rol modellerim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir